Bölüm 2: Kaçış
Hiçbir şey yapmadan duramıyorsun. Duramıyorsun. Durmak… Nasıl bir duygu, nedir ki bu herkesin dur dediği eylem? Kendinle kalabilmek kadar kolay görünen ve deneyimlemekten çekinilip kaçınılan… Biraz denemeye kalksan veya mecbur bırakılsan için daralıyor, her kaçtığın anın birikmiş duygusu bedenine oturuyor. Kendini görüyorsun belki, tüm yapılması gerekenlerin bittiği noktada sadece sen kalıyorsun geriye. Bundan mı bu korkaklık, korkak biri mi kalıyor elinde?
Kollarındaki kasların titrediğini fark edip uyuşacak gibi olmalarını izliyorsun. Gücün çekiliyor ellerinden, ürkekliğin yanı sıra savunmasızsın da demek ki. Elin cebine gidiyor, sigarayı kapıyorsun hemen, çakmak ortalarda yok. Sinirleniyorsun, sigaraya da saklanamıyorsun. Nefesin iyice sıkışıyor. Ne masana oturup çalışacağın bir iş kaldı ne vakit geçirmek istediğin bir aktivite, sigaran bile yok. Deli gibi sosyal medyada video kaydırabilirsin, onu dahi canın istemiyor. Mecburiyet anlarından birindesin, mecbursun kendine, yalnızsın kendinle. Çok nadir zamanlardan biri bu, çünkü sen yemek yemek, yürümek, tuvalete gitmek gibi temel eylemleri bile ya diziyle ya müzikle geçirensin. Zihnini oyalamaktan yoruldun besbelli. Deneyecek misin? Bir şans verecek misin kendine, kendini tanımak için?
Korkaksın tamam, güçsüzsün anlaşıldı. Geride bıraktığın onca yılını hem değerli bir yolculuk hem kırıklarla dolu bir çöp yığını gibi hatırlıyorsun. Bu dengesizlik seni hareketsiz bırakıyor. Kime, neye kızacağını bilemiyorsun. Gençlik yılların… Delice varlığını kanıtladığın onca olay. Varım demek miydi tek derdin? Hayır, başka bir savaştı bu. Kızgınlıklarla dolu, öfkeyle alev püskürten sevgi çığlıklarıydı ve o alevler bu masum isteği savaş gibi yansıttı. En temel duygu, herkesin hak ettiğini düşündüğün şeyi, sen hak edemedin gözünde çünkü hak ettiğine dair hiçbir yeterli kanıt sunulmadı.
İlginçtir ki var olmak için tutuşmaların şimdi yok olmaya özeniyor. Üstelik bu spiritüalizmle ilgili değil. Ne yaşama devam etmek ne de ölmek istiyorsun. İlerleyemeyecek kadar bitkin, ölemeyecek kadar umut adı altında ihtimallere tutunuyorsun. Nasıl olacağını bilmediğin bir yokluk halini düşlüyorsun. Düşleyip içine düşmek istiyorsun. Ben hayatın istekleriyle kendi beklentilerim arasındaki koşturmalara yetişemiyorum, deyip her şeyin bir anda belki bir anlığına belki uzunca bir süre durmasını istiyorsun.
Her şeyini sevilmez buldun, sevgi eksikliğin kendini keşfetmeye isteksiz kıldı seni. Bıraktın kendini, içinde bulunduğun hayatı anlamlandırmak oldu derdin. Bunun mücadelesi yordu. Bir şekilde hayat gösterdi sana gerçeğini. Gidişatının yanlışlığını da çokça yüzüne vurdu. Ama dinlemedin. Anlam yolunda ilk durağın, bilmecen “sen” olmalıydın. Bile bile uzaklaştın o bilmeceden. Kimdin sen, varlığının nedeni neydi ki kendini küçük görüp önce hayatı çözmeye soyundun.
Derin ve asla geçmez dediğin bir hüzünle kapatıyorsun gözlerini ve ardından günü. Gözyaşlarına, sıkı sıkı tuttuğun damlalarına bir gece daha sahip çıkıyorsun. Her şeye ağlayabilmek ne büyük bir nimet. Senin rızkın değilmiş demek ki. Ve sen gülmeye doğmuşsun. Gülmeyi, her şeye gülümsemeyi, kahkahalara boğulmayı gücün sanmışsın. Ne kadar neşeli biri, kimse yıkamaz onu. O her şeyi enerjisiyle halleder. Ağlamayı gülmekle bastırmayı meziyet sandığından değildi hüznünü kapatışın. Bilmeden yapıyordun, bilmiyordun üzülmeyi. Gözyaşı dökünce daha da toparlanmaz hayat zannediyordun. Hüznü donuklaşarak yaşıyordun. Hala öyle. Kaygılandırıyor bir şeyler seni, ne olduğunu da fark edemiyorsun, buzluğun en derinine atıyorsun içindeki o hisleri. Donduruyorsun, dondurup yoluna devam ediyorsun, kaçıyorsun.
Bölüm 3: …



