İnsan olmak, denize bakıp dalganın çarpışıyla irkilmek, uzun yürüyüşlerde kulaktaki müzikle duygularda gezmek, sevmek bir çiçeği nedenini bilmeden, kollarının kanat olup onu uçurması imkansızken delice kuşlara öykünmek… İnsan olmak, daha önce doğanların kurduğu oyuna dahil olarak doğmak, anlamadan okullara gitmek, neye hizmet ettiğini sormadan meslek seçmek, sırf hayat basamaklarının zorunlu adımı diye evlenmek… Kavgayı görmemek, kimin başlattığının hatırlanmadığı kadar eski ikilikleri parçalamamak hatta bir tarafa ait olmak diğer tarafı düşman bilmek. İnsan… Kafasında kurguladığı yaşamın gerçekliğinde ömür sürer ancak o gerçekliği nasıl kurmuş, ne zaman inşa etmiş kendi dünyasının duvarlarını, içerisine yerleştirdiği eşyalara ne kadar özenmiş? Pencere koymuş mu mesela o dünyaya? Koyanlar bakmış olmalı o pencereden ve görmüş olmalı başka dünyalar var, onlar da oldukça gerçek. Görmeyenlerin evinde pencere yok, pencere olmayan eve saygı da girmez. Olmak… Olmak için çabalamak sanki ölmeyecek ve hayatta daimi yeri varmış gibi, herkesten üstün olduğunu sanmak. Bu sanrıyla parayı yaratmak, onun için koşmak, gücü onunla eş değer görmek. İlk iş paradan gözlükler yaptırmaktır ki göstermesin fabrikalardaki zehirlerin ciğerlere doluşunu, sulara karışışını; saatlerce yemek servis edip kendi günlük kazancıyla bile onu yiyemeyenleri, yorgunluğuyla uyuyup yorgunluğunun para etmemesinden kaynaklı yoksulluğu ve ölümü, ürettikleriyle öldürülenleri, belki bir çocuğu. Göstermesin, onlar da görmesin insanlığını ama insan olmak sadece kendi menfaatini görmek mi? Ya da tüm bu ahlaksız düzenin farkında olup değişim için gücünün olmadığını kabul edip susmak mı? Veyahut büyük günahlar işleyenlerin varlıklarından fırsat alıp küçük günahlar işlemek mi? Yani bizden haklarımızı çaldıkları sisteme yanlış deyip bu düzende hayatta kalmak için torpil şart yeğenimlerle o düzene katkı sağlamak mı?
Yok mu yahu doğrularından vazgeçmeyen insan türü!
Üzülme, var bir yerlerde insanlığın iyilik için koşuşturması. Kötülüğün getirilerine karşı çıkan götürülerine odaklananlar varlar. Onlar için insan olmak, dalganın çarpışıyla irkilirken müzikle yürüdüğü yollardaki çiçekleri fark etmek, kanatlarıyla göğe ulaşabilmeye gücü ve cesareti olan kuşlara neden öykündüğünü bilmektir. İnsan olmak onlar için de kavgadır, ama onlar yumruk yumruğa ya da masumların ölümüne sebebiyet verilen bir arena kurucuları değillerdir. Kavgaları onurludur, dünyaya hükmedenin sevgi, özgürlük ve adalet olmasını umarak seslerini çıkartırlar. Hayatı anlamlı kılmak isterler.
Hayata büyük resimden bakmayı bırakıp küçük yaşam resimlerini düşünelim. Toplumda hiyerarşi sadece zenginlik-fakirlik, makam-mevki kriterlerinde oluşmaz. Üstün olma arzusunun getirdiği kötü duygu atma seremonisini biz çok yerde görürüz. En basitinden kaynana gelin mücadelesinde ya da yaşı fazla diye otobüs koltuğu için tartışanlarda. İnsanın içinde taşıdığı hisleri yansıtması için ortam fark etmiyor. Oysa bazılarımız ne efendi olmak ister ne köle. Tüm meseleleri bu cümlede gizlidir. Kendi varlıklarını savunabilip korudukları, kendinden başkasını ezme isteği duymadıkları, haklarını gördükleri bir ömür.
Mümkün mü? İnanın ben de bilmiyorum. Çocuk hayalperestliğinden çıkıp gerçekliği sezeli çok oldu. Bizi öyle alıştırdılar ki düzenin çarpıklığına ve o çarpıklığın düze çıkmayacağına. Şimdideyiz, insan ve onun bulduğu sistem bozuk. Üstelik doğruyu konuşanların, olması gerekenlerin sözlerine hep ütopya kategorisi konmuş. Geçmişe baksak şu anla arasındaki farkları zor buluruz. Atalar geçmişten ders çıkarmamızı söylerler. O dersleri biz sayfalarca notlarda topladık. Ama sanırım umutsuzluk mücadeleyi köreltti, köreltti gözlere bulaştı, o sayfaları okuyamaz olduk.
Fotoğraf: Anastasia Latunova
