“Hiçbirinizden aşağıda kalır yanım yok, hiçbirinizden üstün olmadığım gibi.”

Kaynaksız Fikirlere hoş geldiniz. Bu seri 2022 yılında Akıllı Gündem’de hayata geçirdiğim ve benim düzenli olarak ilk kez yazın dünyamın başlangıcı olan denemelerimdi. Daha sonraları bireysel yazılarıma kendi bloğumda devam ediyordum. Ancak bu seride ne kadar rahat ve özgür olduğumu anımsamamla seriyi yedinci yazısıyla bloğuma taşımaya karar verdim.

Yazı yazmayı çok seviyordum ancak kendimi bilgisiz gördüğüm için hep eksiklik duydum ve erteledim yazmayı. Yazılarımı beğenenleri de bilgiliymişim gibi kandırdığımı hissettim. Düşüncelerimin doğruluğunu sorguluyordum, yazı konusunda yeterince teknik bilmediğime emindim ve özgüvensizliğimi perdelemek için seriye Kaynaksız Fikirler adını verdim. Bu sayede kaynaklarla bilgimi destekleme amacını tamamen ortadan kaldırdım. Aslında özgürlük alanımı da böyle açtım. Ancak hep kendimi aşağıda gördüm, herkes benden daha yetenekliydi sanki, başkaları başarıya ulaşacak özgüvene sahipti. Ben yeteneğimi biliyordum fakat çabalamadığımı, kendimi yeterince bu uğurda hırpalamadığımı hissediyordum. Oysa herkes hayalleri için ne kadar uğraş gösteriyordu. Şimdi son zamanlarda görüyorum ki yola çıkmaya hevesimi yolculuk hazırlıklarıyla, bolca mükemmeliyetçiliğin verdiği yetersizlikle ezmişim. Yaşamak adına kafa patlatmazsam ve patlattıklarımı pat pat yazmazsam ben yaşamamış doğmuş ve ölmüş olacaktım. Düşüncelerimin yaslanacak bir duvara ihtiyacı var mıydı? Hayır. Düşünceler benim yıllarca emek verip hislerimle yorumladığım değerlerimdi ve benimdi. Duvar bendim, şimdi anlıyorum ki kaynak bendim.

Yedinci yazım denemeden biraz uzak, kendimin kendi kendiyle nerede kaldığını sorguladığı içsel bir yazı olacak.

Nerede Kalmıştık?

Kaldım öylece. İniş çıkışlardaydı günlerim, aylarım. Tam ortasındaydım. Sol ayağımla iniyor, sağ ile çıkıyordum. Çocukluğumdan gelen gri bulut alnımın ortasında savrulup duruyordu. Hayatla dans ettiğimin az buçuk farkındaydım. Onun sunduğu ritim buydu, hüzün ve mutsuzluğun art ardalığı, iç içeliği ama hep ileri, hiç durmadan süren değişimin ritmik adımları. Çıkmazlara girdim, bırakıldım çıkışını göremediğim sokağın o karanlık köşesinde. Her sorunda elimden geleni yapan ben geleni bırak elimi bile göremedim. O denli savrulmuştum, Bihaber gibiydim duygularımdan, oradaydım içimle dışımla ancak yoktum aynı zamanda. Anlatabiliyor muyum? Birileri de vardı etrafımda ama yoktu hiçbiri, içime işlemiyordu anlık hisler. Çıkmaz sokak kafamın içindeydi. Kafamın içinde dolanıp duruyordum. Bedenim mekanikleşmişti. İşe gidiyor, sabah kahvesi ve sigarayla güne başlıyor, işe başlıyor iş yoksa iş yaratıyordum. Duygularım kendi işini gücünü bırakıyor, duygularımın yokluğu diğer başarılarımı anlamsızlaştırıyor, duyumsayamıyorsam ne edeyim raporumun mükemmelliğini diyor. Gerçek başarı ne? Ben değilim, ben yokum, kafamın içindeyim. Hislerimi cesetleştirip sokağın taşlarına yatırmışım. Sokak nerede, kafamın içinde. Ben neredeyim, kafamın içindeyim. Telaşlı, kaygıya bulanmış, dan dan volta atıyorum. Karşımdakilerle konuşuyorum, şu an şu duyguyu hissetmeliyim diyorum. Olaylar oluyor, olanlar önemini çoktan yitirmiş, ben insan olduğumu hatırlamak için duyumsamam gereken duyguyu sorguluyorum. İçim çok boş, boşluk dolu. Ama kafam, benle dolu.

Sokağın sert ve nemli duvarını yumruklamaktan da çoktan vazgeçmişim. Olanların hapsine razılık başlamış. Gözyaşlarımla hayat ateşimi söndürmüşüm, ağlamam bile durmuş fakat içimdeki ıslaklık kurumamış. Korkmuşum, bir daha dibine kadar yanamayacağım, bitmeyecek bu donukluk. Söz hakkım var sanıyorum, ayağa kalkıp karakterimi başrol yapmaya çalışabilirim diyorum. İçimdeki boşluktaki umut beni harekete geçirmeye çalışıyor. Boşlukta nereden geldiğini bilmediğim bir umut besliyorum. Besini her yeni güne tekrar ve tekrar gözlerimi açmak, yalnız kalacağım geceyi beklemek. Sonu kırıklıkla biten günler çünkü kalkamamışım ayağa, yalnız kalamamışım, düşüncelerimi düzenlemekten korkmuşum, kendimle ve geçmişimle yüzleşmekten, incinmişliğimin sorumluluğunu almaktan… Nerede kaldım? Ben yokum. Bir yerlerde unutulmuşum, kızgınım herkese ama en çok tabii ki kendime. Unuttum kendimi, neye güldüğüme, neden hayatı sevdiğimi, uzun ve sakin bir nefeste ne bulduğumu. Unuttuğum an ağrılar, sıkışmalar başlamış yüreğimde.

Karanlık değil bu sokak, sol çaprazımda sırtıma ışıklarının vurduğu bir lambası var. Bu ışık dansın bir parçası. Karanlığın ve aydınlığın kardeş olduğu dünyada, aynı zamanda küçük bir dünya olan insanlardan biriyim. Nasıl bir dönemden geçtiğimi şimdi kavrıyorum. Siyah ve beyazı -yaşamın ritmini- nasıl konumlandırmamdaydı cevaplarım. Fikrimce ikisi de önünde olmalı insanın, ikisini de görmeli, kabul etmeli ve ritme ayak uydurmalı. Öyle bir dönemdeydim ki önümde sadece karanlık duygular yer ediniyordu. Karşımdakiler düşmanım değildi ama dostluk gibi kavramların yakınlığını kurmaya çalıştıkça düşüne düşüne kelimenin anlamından yoksun kalıyordum. Sürekli yalnızlıktaydım. Yalnız olmak, sadece kendimin varlığını kabul etmek güçlü hissettiriyordu. Başkaları sanki beni görmezden geliyor, umursamıyordu. Kırgınlıkla doluyordum her an. Yanılsamaya kapılmıştım, aslında seviliyordum, insanlar tarafından kabul görüyordum ama yanılsama perdesini indiremiyordum. Psikoloğum geçmişe, çocukluğuma iniyordu. O inmeyi teklif ettikçe ben her gece iniyordum. Yorganın ağırlığında, fonda hızlı ve isyan dolu bir müzikle. Sevilmemiştim. Ozbi’nin şarkısının sözlerini zihnimde yankılıyordum:

Korkularımı anlatacağım ilk önce:
Dizimin kanadığı ilk günü; sevmeye yeltendiğim ve sevilmediğimi anladığım ilk günü; acının korkuları kuşattığı ölesiye savaştığı o ilk günü.

OZBİ-Bu Nasıl Sevda?

O ilk günü… Sevilmiştim ama yine hissedememiş miydim acaba? Aileme sorsam beni çok seviyorlar. İçten sevmek değildi isteğim, emin olmaktı. Bir çocuk tahmin etmemeliydi sevgiyi, davranışlarda görmeliydi. İnsan, ailesini açık açık suçlamaya vicdanı el veremediği için kedini suçlamaya meyilli. Ya sevilmez olduğuma ikna olarak ya da sevgiyi hissedemeyip nankörlükle kendimi suçladım. Kendimi ifade edip duygularımı anlatmaya çalıştıkça da eleştirildiğim için kaçtım herkesten. Tamamen haklı olmayı bekledim konuşmadan önce, tamamen duygumu anlamaya çalıştım. Bilmiyordum, bilemiyordum nerede ne hissetmem gerektiğini. Özellikle de sevmek, sevinmek, heyecanlanmak. Ne zaman bu duygulara başlasam, beynimdeki virüs “Gerçekten bu histen emin misin?” diyip duruyordu. Kendi zihnimi aştım başkalarının zihnine daldım, onları anlamaya, duyumsamaya çalıştım. Bu yaşıma kadar hep düşünerek yaşadım, hissetmeyi bastırdım. Aman Allah’ım bunu fark etmek ve dile getirmek ne kadar korkunç. Ben duygularımı içime içime gömerek, düşünmeyi önceleyerek hayatın mantık kısmında olgun, his kısmında çocuk kaldım. Sokaktayım. Çıkılmaz sandığım sokak. Eminim. Bitti her şey, durdu hayatım. Beynimi bile kullanmıyorum duyguları anlamak için. Bir buzdolabı yüreğim. Yalnızca yalnızlık var ellerimde. Önüm bunlardan ibaret.

Ardımdaysa aydınlık vardı. Sokak lambası diye atfettiğim hayatın ışığı. Hayat beni, hayallerimi ufak ufak destekliyordu. Ufaktı çünkü ben çaba göstermiyordum ve birlikteliğime fazla katkım olmadığından güzelliklerin ilmekleri hızlanmıyordu. Bedenim yüktü, zihnim boğuktu. Günleri geçirecek ve gerekli şeyleri tamamlayabilecek kadar enerjim vardı. Fakat… O beni bırakmıyordu. Hayat, evren… Tanrı? Karşılıklı değildi ilişkimiz. Ben bir şey vermiyordum ona, o da zaten almıyordu. Sonsuz vericiydi. Ben istemenin mantığını bilmiyordum. Dua ediyordum, yalvarıyordum. Sadece yaşamı hissetmeyi, yolumu bulmayı diliyordum. Ebeveynim olması bekliyordum Tanrımın. Benim yolumu açmasını. Çünkü öyle çıkılmazdı ki sokak, öyle uzaktı ki hayallerim. En büyük hayalimi sundu ışık bana. Kendim olabileceğim bir alan yarattı Tanrı. Ayşenur’u tanıma fırsatı verdi. Biliyordum, geçmişten gitmek için fiziksel olarak bazı şeylerden kopmak gerekiyordu. Koptum. Sevgiyi keşfedebileceğim ve kalpten bir deneyim gerekiyordu. Aşkı buldum. Ben yeniden başlıyorum. Birçok isteğim hala var. Yeni hayatıma alışırken bir yandan enerjimi topluyorum. Hayallerimin ne olduğundan emin olmamakla birlikte, yolu hala göremiyorum. Aslında yol zaten yokmuş. Ne istediğini bilmekmiş mesele. İstediğini bilmek ve emek verip ışıkla dans etmek, ışığın sıcaklığına güvenmek. Benim yolun sonunu bulmam gerek. Yol zaten beni bulacak.

Karalık ve aydınlık önümde, her ikisi de. Duvardaki boşlukları görebiliyorum. Bu sokak oyununu anlamaya tüm benliğimle arzuluyorum. Unuttuğum bir inancımı da kulağıma fısıldayıp hatırlatıyor hayat: Sadece yalnızlık duygusunu iliklerime kadar hissettiğim yanlış bir algı. Kimse olmasa hatta kendim bile çekip gitsem Tanrı’nın benimle olduğu bilgisinin eminliği. Ama şunu da biliyorum ki karanlık da benim aydınlıkla. Ritim bu. Ritimle oynamak mesele.

Yaşadığım kıta yaz aylarında, benim kışım yeni bitiyor. Bahara hazırlanıyor ruhum ve onun heyecanı bedenimi harekete geçiriyor. Her koşulda devam ediyor hayat. Geride kalmışlığımı sonlandırmanın, yürümenin başlama çanları çalıyor.

“Kaynaksız Fikirler” artık kaynağın benim? Çok daha eminim kendimden, istediğim yazmak, yazmak, yazmak.

Nerede Kalmıştık?

Yazar Hakkında

Ayşenur Akşam

Kurucu Yazar

Merhaba, ben Uğultu Edebiyatı platformunun kurucu yazarı Ayşenur AKŞAM.

Tüm yazıları göster