İnsan tabiata ait midir? Yoksa ayrık otundan farkı yok mudur çoğu zaman. Belki ot bile bir bütündür doğayla, insan benzetilemeyecek kadar ayrıktır.
Bir söz vermiştim yıllar önce. Çağın verdiği hatta zorunlu kıldığı öğrenme güdüsüyle doğaya takmıştım kafayı. Öğreneceğim tüm sırrı, demiştim. Bana ne iletmek istiyordu gökte uçan kuşlar ve şekilden şekle giren bulutlar?
Mahallemiz dere kenarına kuruluydu, çoğu zaman gelen misafirler kurbağa seslerinden uyuyamazdı. Bense onları hayatımın temsili bir ninni olarak benimsemiştim, onların sesiyle huzurla uyurdum. Şimdi biraz sesleri azaldı tıpkı mahallemizin yerlilerinin göçü gibi onlar da gidiyorlardı. (Bu göçün varlığını bir yaz günü, halk otobüsünün tek tük uğradığı durakta otururken anlamıştım. Havayı abartarak çöl sıcağına benzetmiştim ki bunun bir nedeni insanı bırak hayvanın bile olmayışındandı. Yani o kadar boştu etraf o kadar güneş sarartmıştı çevreyi, çöl olmuştu yokluk.) Misafirler de uğramaz olmuştu. Sevmiştim halbuki bunu, küçüklüğümden beri misafir hoşnutsuzluğum vardı. Evimin bana ait olmaması gibi onlar da bana ait değildi. Kimdi sahibi? Ne annem ne babam. Kimsesizdi ev kimsesizdi misafir. Çokça başını sokan vardı oysa, hem ne çok kapısı çalınırdı. Yatmak için tahsis edilmiş yataklar, kıyafetlerin yerleştirildiği dolaplar vardı. Etiketleri yoktu hiçbirinin, yani bu yatakta şu yatar, bu dolap şuna ait… Yokluktan, parasızlıktan da değildi. Herkesin bu evden bir gün gideceğini bilmesindendi.
Hep hayal kurardım, olmayacak düşler. 3 katlı, 5 daireli bina. En az 10 odalı. İstemem, kalsın. Enine uzun balkonu verin bana, hatta yarısı yeter. Kapatalım balkonun etrafını ki kışın da kalayım. Bir döşek, ayak ucu cama bakan. Bu hayal hiç gerçekleşmedi, uçuktu zaten. Şimdilerde enine balkonun o köşesini içerideki odaya katıp tam da benim köşemi tuvalet yaptılar. Komik bir şaka ama ebeveyn banyosu olarak mantıklı bir hareketti. Neyse işte, ben o balkonda, annemin babaannemden çekincesinden atamadığı o koltukta verdim o sözümü. Çünkü türlü türlü dünyevi, dünyeviliğinden dolayı fazla yorucu duyguların hüküm sürdüğü evden kaçabileceğim tek yerdi.
Küçükken, genç kızken başını alıp tek başına sahile inemezdin. Ama okumak için gittiğin dershaneden gece on ikide bir başına tehlikesi insandan kaynaklı mahalle girişinden geçebilirdin. Babanın işleri olurdu ya da dizisi-maçı. Garipti bu evde kurallar ve ne zaman neye göre değişeceği belirsizdi. Korumacılardı, üstelik bunun sevgiden değil elalem ne derden geldiği söylenebilirdi. İlginçtir ki başına bir şey gelse anlatamayacakların listesinin başını onlar çekerdi. Sahile gidemeyen o kız, herkesin uykuya dalmasını beklerdi. Çıkardı balkona, o istenmeyen koltuğa. Mahalledeki evler eskidir, en fazla 3 katı vardır. O yüzden gökyüzüne pek müdahaleleri olmaz. Bir de Karadeniz Bölgesi’ndeyseniz yani düzlük azsa, binalar ağaçları da engelleyemez, geçemezler. Böylece sokak lambalarının hafif ışığıyla aydınlanan ağaçlar göğün siyahına dokunur gibi durur. İşte o an tam zamanıdır perdeyi açmanın, simsiyah ekrana düşlerin elektriğini vermenin. Aydınlanır ortalık yalnızca benim görebildiğim hayallerimle
Şimdi yine yerimdeyim. Genç bir kızdan daha fazlasıyım. 25’ine yaklaşmış, kendince dünyayı tanımış, yaşamı anlayayazmış ve en çok da insanların eylemlerinin nedenlerini fark etmiş bir kadınım. Sırtımı yasladığım döşek değişmiş, babaannem ölmüş; ayaklarımın dayalı olduğu duvar farklı renge boyanmış. Ama sahnem… Gök hala aynı, aynı seviyede bana, uzaklaşmıyor benden. Hatta daha da çekiyor çünkü daha da anlam katmışım sokak lambasıyla karışık siyaha. Tekrar ve tekrar hoş geldin diyor on yıllık dostum yıldızlar. Kızgınlığından eser yok diyemiyorlar tabii, derlerse yalan olur. Aynı öfkeli kız aynı isyanlarda bir kadın. On beşindeki anlamamıştı hayatı, yirmi beşindeki anlamış ama kabullenememiş. Doğanın sırrını çözme ateşi eskisi kadar harlı değil, biraz közlenmiş gibi. Közler yeni bir arayış içinde. Doğadan yaşama, yaşamdan insana sıçramış kıvılcım. İşim gücüm insanın varlığını çözmek olmuş.
Fotoğraf: lumberjacck
